Beyazdır yol ve geniştir,
rüyanın kendisi bile bilmez,
boşluğu bir parça unutmayı,
küller uyanmıştı içimde
gölgelerden mürekkep bir söz gibi,
senin sesindeki taş
ve yarı açık kapı,
seni okuyabildiğim o yer: dilsiz
suda, esintisinde rüzgarın
denizin iç dünyasından esen.


Gölge ve Suskunluğu

Melâl, bilmiyorum
daha fazlasını o kelebekten
gündüzde, gecede:

yazılmış her bir söz,
katlanmış bütün ışıklar



Esinti


Rayların üzerinde
Geri geri gitmek, görmek,
hala ve hala da uzaklaşman gibi
ya da bir şeyi unutman gibi belki – ve birdenbire
dalgalanıyor bahar rüzgarı;
ya da öne doğru,
yavaş yavaş hareket ettiğin yöne
ve bu sırada karabatağı
düşlüyorsun, uçuşunu ve siluetini benim betimlediğim.
Yine de aynı kalıyor her şey:
gidiş yönü, güzergahlar, hızlar,
beklemeler, molalar, perdeler, beklentiler.
Tek başına o bakış açısı belirliyor,
yola çıktığımız yer ile
amaçlanmış olabilecek hedef arasında,
hiçbir yere
gidebilecek miyiz ya da gelebilecek miyiz diye,
bu çağrının karşılık bulabileceği yere
uzatıyorsun herkese ellerini ve hiç,
hiç kimsenin sesi, ya da bir esinti
çevirmiyor sayfayı.



Bazen Küçük Bir Göl


Büyükbaba sadece gazeteyi getirmedi
eve içinde yazıları olan
yazılar da yazdı
bazı nehirler hakkında,
geriye kalan ondan
az sayıda şiir,
elle yazılmış,
daktiloyla yazılmış,
nasıl da isterdim
onunla sohbet etmeyi.

Ne düşündü bu arada oğlu,
Büyükbabanın torunlarından biri olarak
sadece gazete yazıları yazmayan,
nehir suları da bir yandan,
kendi babası gibi tıpkı?

Görüyorum her ikisini de şimdi yaşsız
Çağlardan geçerek ve yaşın gelgitlerinden
Yazıya anlatarak, bir zamanlar yazılan
Palmiye yapraklarına ya da 1200 civarı
Fil dişleri üzerine ve ayrıca
Gürgen kabuklarına,
Kumaşlara,
Tahtalara,
Taşlara,
Çeşit çeşit papirüslere.

Gündüz ya da gece sadece bir kez
devrilir ağaçlar, bazen de bizler,
tek tek ve yalnız, burada yine: Sabır,
diye yazar ay gizlice, getirir güllerini
boş elleriyle, o küçük göle.


Sonra Sonra


Kendi içine kapanmış,
nerdeyse görünmez,
adım adım eyleme yürüyor,
şurada ya da burada
ara veriyor
sessiz adımlarına
başakların hışırtısı
patikada
bir ilan sütunu önünde,
kestane ağaçlarının yanında,
derken orada öylece duruyor
ve serpiyor tohumları –
usul usul
gagalıyor
kumrular,
serçeler ve diğerleri
birlikte,
yasak olan, çekicidir,
ellerinden çıkıveriyor o ses,
kapatılmış düşlerinin evinden
uçuveriyor hepsi birden
yarı açık kapılardan ve pencerelerden
pervazlardan, lombarlardan, kovuklardan
hışırdayarak çıkıyorlar boşluklara,
nerdeyse gözle görülmez oluyor,
fark edilmiyorlar artık,
eller kalkmış havalara
gidenleri selamlıyor
kapanmış kendi içine.

Türkçe: Nafer Ermiş